SİYASAL REJİM TARTIŞMALARI

 

Bugünkü ve her günkü dolaysız deneyimimiz, burjuva demokrasisinin, onunla beraber tanımlanan ideolojinin, kapitalist sınıfın insan yığınları üzerinde egemenlik kurma tarzını, insan yığınlarının etkinliğini, eylemliliğini örgütleme ve denetleme yollarını belirleme gücünü yitirdiğini görmemiz için yeterlidir. Toplumsal bir ilişki olarak sermayeye içsel çelişkiler, sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki mücadeleyi ve çatışmayı giderek daha fazla şiddetlendirirken, bu çatışma farklı cinsiyetler, etnik gruplar, dinler ve mezhepler arasındaki karşıtlıklarda da ifade bulmaktadır. Sermayeye içsel çelişkilerinin giderek daha fazla şiddetlenen iktisadi krizlere yol açmasıyla ve devasa boyutlara ulaşan sermayenin genişleme gayretinin tekrar tekrar askeri-fetihçi karakter kazanmasıyla büyük insan yığınları sistemli olarak fazlalık haline gelmektedir. Bu insanlar maddi hoşnutsuzluklarına karşı isyanlarını daha radikal pratiklerle ve mistik ideolojilerle ifade ederler. Tüm bunlar, hem yığınların, hem de mülk sahibi sınıfların geleneksel (liberal) partilerden uzaklaşmalarına, onların, kendisine faşizmden ya da Bonapartizm’den bir şeyler mal eden sahte eşitlikçi, ırkçı, cinsiyetçi, göçmen karşıtı, yabancı düşmanı, şoven milliyetçi, mezhepçi partilerde ya da parti dışı siyasal örgütlerde bir araya gelmelerine işaret eder.

 

İçinde bulunduğumuz tarihsellikte liberal devlet ve iktidarın bu devlet kavrayışına karşılık gelen aktarım kayışlarıyla dağıtıldığı siyasal rejimler gerilemektedir. Burjuva devleti, tarafsız, ‘depolitize’, Lassalle’in deyişiyle gece bekçisi devlet karakterinden kurtulmaktadır ve sivil topluma daha fazla müdahale etmektedir.  Bununla ilişkili ve eşanlı olarak devletin sivil topluma müdahale yeteneğini kısıtlayan genel ve soyut hukuk, bireyin hukuk karşısındaki isimsizliği ve hukuki eşitlik prensipleri geriye çekilmektedir. Devlet ile insan, insan ile insan ilişkilerinin düzenlenmesinde normatif hukuktan daha fazla siyasal iktidarın öncülüğünde biçimlendirilen etik ilkeler belirleyici hale gelir.

 

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’da sosyalist devletlerin yıkılmasıyla liberalizmin nihai zaferini ilan edenlerin, siyasal rejimlerin bir sorun olmayı kestiği, onların sanki bir üstbelirlenim yoluyla neredeyse tek tipleşeceği örtük varsayımları yirmi birinci yüzyılın tarihi boyunca yanlışlanmıştır. Siyasal rejimler bir tür olağan, tarafsızlaşmış, çelişkilerden arınmış bir ilişkiler topluluğu olmaktansa, giderek daha çatışmalı hale gelen toplumsal ilişkilerde üretildikleri ölçüde, bunların kökenleri, oluşumları, partikülerlikleri ve işleyişlerinin bilgisinin üretilmesi daha gerekli hale gelmiştir. Dergimizin 21. sayısında amaçlanan da tam olarak budur. 

 

Sayı editörü: Dr. Öğr. Üyesi Cihan Cinemre